Cemal ÇINAR (Araştırmacı-yazar)
Köşe Yazarı
Cemal ÇINAR (Araştırmacı-yazar)
 

HZ. MUHAMMED’İN DEVLET BAŞKANLIĞINDA NİHİLİZMİN MAHKÛMİYETİ

''Nihilizm'', Türkçede “hiççilik” olarak da bilinen bir felsefi akımdır. Temel olarak evrenin ve insan yaşamının özünde herhangi bir anlam taşımadığını, ahlaki ve toplumsal değerlerin mutlak değil, insan yapımı olduğunu savunur. Bu yaklaşım, değerlerin ve hakikatin reddi üzerine kurulu olduğu için insanı boşlukta bırakır. İşte tam da bu noktada Hz. Muhammed’in devlet başkanlığındaki örnekliği, nihilizmin mahkûmiyetini ortaya koymaktadır. ... Başka varlıklar arasında mümtaz bir mevki ve üstün ahlak üzere yaratılan şerefli insanoğlunun yaratılış gayesi, yaratılan ile Yaratan arasında sağlıklı bir ilişki kurabilmektir. Bu ilişki, kendisiyle sınırlı olmayan evrensel değerler içinde beşerin hayatiyetini sürdürme çabasında tüm eşyanın varlıkla olan ilişkisini kurmaya çalışır. Ve bu bilgi ağındaki ilişkiyi kuru bir bilgiden ibaret kabul etmez. Bilakis, bu bilgi ağını anlamlandırabilmenin de yegâne temsilcisi olduğunu tefehhüm eden mümtaz varlık insanoğlu görevli kılınmıştır. ... Salt manada bilginin şeytan epistemolojisinde iş görmediğini, hatta isyan aracı kılarak kendi yaratılışıyla Âdem’in yaratılışı arasında “kıyası meal farik”a bindirerek zararlı hale getirdiği mesele, kitabımızın en kritik konularını oluşturmuştur. Yani salt manada bilgi bir mana ifade etmez. Bilgi, varlıkla münasip bir bağlantı kurulabildiği kadar değer kazanır. ... İnsanın insani vazifesini, ilahi öğreti ve bir Nebi’nin pratiğiyle birleştirmesi gerekir. Bu birleşmenin de bir içsel arzuya dönüşmesi gerekir. İslam kültür külliyatında bizim iman dediğimiz tasavvur işte budur. İçselleştirilmiş bu arzunun, tıpkı boş olmayan bir testinin içindeki suyu dışa vurması gibi dış âleme aktarılması gerekir. Bunun hayat pratiğinde başkalarıyla olan ilişkilerde de testi istenmiştir. Bunun için imanın toplumsal testi bireysel testten daha önemli kabul edilmiştir. “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” gibi hayata dair hadisleri de bu manada anlamamız gerekir. Bu anlamda insanoğlunun zihin dünyasında şekillenen arzu ve isteklerin bir ilahi epistemiye muhtaçlığı, toprağın suya olan ihtiyacından daha fazladır. İnsanoğlunun bu muvazene elindeki bilgi dahil tasarrufundaki varlığa mülkiyet gözüyle değil, emanet nazarıyla bakabilme yetisi onu eşref-i mahlûk etmiştir. ... Bütün peygamberlerin temel gayesi ve gönderilişi bu emanete riayeti sağlamak olmuştur. Bunun için Kur’an Ahzâb/71’de “Ey iman edenler! Allah’a itaatsızlıktan sakının ve doğru söz söyleyin ki Allah sizin işlerinizi düzeltsin, günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resulü’ne itaat ederse gerçekten büyük bir kazanç elde eder.” buyurulmaktadır. Aynı sûrenin yetmiş ikinci ayetinde bu emanetin ne olduğundan daha çok bizzat onu nasıl yüklendiğini belirterek, eşyanın insan tasarrufuna verilirken mülkiyet gözüyle değil de emanet yönüyle verildiğini apaçık bir şekilde ifade etmektedir. ... İnsanları iman edenler–etmeyenler ikilemi ile birlikte kitabımız, iman sahiplerinin bu iman–eman–emniyet–emanet ilişkisinin sağlıklı şekli üzerinde de çokça durduğunu görüyoruz. Eğer kişi imanını hakikatle buluşturamazsa o iman iddiadan öteye geçmemiş demektir. İman bir iddiadan çok bir ilahi hakikattir. Eğer kişi kalbindeki imanı elindeki emanetle birleştirememişse o kişi iman hakikatine ulaşamamış demektir. ... İşte son peygamber de bu emanet, emniyet ve iman ilişkisini kâmil manada kurarak bu evrensel değerleri yirmi üç yıl boyunca ilmek ilmek işledi. Yani hayatın her kâr ve zararını bir emanet anlayışı içinde emniyette tutarak bunu imanla olan ilişkisini iyi kurdu. Yaşamın tüm alanlarında olduğu gibi savaş ve barışta da bu duyguyu en üst seviyede tuttu. Çarpışma esnasında düşürülen düşman askerinin iman ettikten sonra vurulması üzerine vuranı çok sert bir biçimde uyarmıştır. O böylece sadece ibadetlerin şart ve rükünlerini emretmekle kalmamış, bir insanın kendi öfke, heyecan ve sinir uçlarının zor kontrol edebileceği bir anda bile bu emanete riayeti sağlayan bir yönetici olmuştur. ... O’nun öğretisinde yönetimde nihilizme yer yoktur. Savaş ve barışı çok kalıcı akitlere bağlarken kendi aleyhinde de olsa bağlı kalmayı bu iman ve emanet ilişkisi içinde sürdürmüştür. Bunun en önemli örneği Hudeybiye Antlaşması’nda görülmektedir. Adaletin menfaate, aklın hissiyata, bilginin teknolojiye, hakikatin güce feda edildiği günümüz nihilizm yönetimlerinin insani değerleri bu kadar aşağıladığı bir günde O’nun devlet başkanlığına ne kadar da muhtaç olduğumuz açıktır.
Ekleme Tarihi: 02 Nisan 2026 -Perşembe

HZ. MUHAMMED’İN DEVLET BAŞKANLIĞINDA NİHİLİZMİN MAHKÛMİYETİ

''Nihilizm'', Türkçede “hiççilik” olarak da bilinen bir felsefi akımdır. Temel olarak evrenin ve insan yaşamının özünde herhangi bir anlam taşımadığını, ahlaki ve toplumsal değerlerin mutlak değil, insan yapımı olduğunu savunur. Bu yaklaşım, değerlerin ve hakikatin reddi üzerine kurulu olduğu için insanı boşlukta bırakır. İşte tam da bu noktada Hz. Muhammed’in devlet başkanlığındaki örnekliği, nihilizmin mahkûmiyetini ortaya koymaktadır.

... Başka varlıklar arasında mümtaz bir mevki ve üstün ahlak üzere yaratılan şerefli insanoğlunun yaratılış gayesi, yaratılan ile Yaratan arasında sağlıklı bir ilişki kurabilmektir. Bu ilişki, kendisiyle sınırlı olmayan evrensel değerler içinde beşerin hayatiyetini sürdürme çabasında tüm eşyanın varlıkla olan ilişkisini kurmaya çalışır. Ve bu bilgi ağındaki ilişkiyi kuru bir bilgiden ibaret kabul etmez. Bilakis, bu bilgi ağını anlamlandırabilmenin de yegâne temsilcisi olduğunu tefehhüm eden mümtaz varlık insanoğlu görevli kılınmıştır.

... Salt manada bilginin şeytan epistemolojisinde iş görmediğini, hatta isyan aracı kılarak kendi yaratılışıyla Âdem’in yaratılışı arasında “kıyası meal farik”a bindirerek zararlı hale getirdiği mesele, kitabımızın en kritik konularını oluşturmuştur. Yani salt manada bilgi bir mana ifade etmez. Bilgi, varlıkla münasip bir bağlantı kurulabildiği kadar değer kazanır.

... İnsanın insani vazifesini, ilahi öğreti ve bir Nebi’nin pratiğiyle birleştirmesi gerekir. Bu birleşmenin de bir içsel arzuya dönüşmesi gerekir. İslam kültür külliyatında bizim iman dediğimiz tasavvur işte budur. İçselleştirilmiş bu arzunun, tıpkı boş olmayan bir testinin içindeki suyu dışa vurması gibi dış âleme aktarılması gerekir. Bunun hayat pratiğinde başkalarıyla olan ilişkilerde de testi istenmiştir. Bunun için imanın toplumsal testi bireysel testten daha önemli kabul edilmiştir. “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” gibi hayata dair hadisleri de bu manada anlamamız gerekir. Bu anlamda insanoğlunun zihin dünyasında şekillenen arzu ve isteklerin bir ilahi epistemiye muhtaçlığı, toprağın suya olan ihtiyacından daha fazladır.

İnsanoğlunun bu muvazene elindeki bilgi dahil tasarrufundaki varlığa mülkiyet gözüyle değil, emanet nazarıyla bakabilme yetisi onu eşref-i mahlûk etmiştir.

... Bütün peygamberlerin temel gayesi ve gönderilişi bu emanete riayeti sağlamak olmuştur. Bunun için Kur’an Ahzâb/71’de “Ey iman edenler! Allah’a itaatsızlıktan sakının ve doğru söz söyleyin ki Allah sizin işlerinizi düzeltsin, günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resulü’ne itaat ederse gerçekten büyük bir kazanç elde eder.” buyurulmaktadır. Aynı sûrenin yetmiş ikinci ayetinde bu emanetin ne olduğundan daha çok bizzat onu nasıl yüklendiğini belirterek, eşyanın insan tasarrufuna verilirken mülkiyet gözüyle değil de emanet yönüyle verildiğini apaçık bir şekilde ifade etmektedir.

... İnsanları iman edenler–etmeyenler ikilemi ile birlikte kitabımız, iman sahiplerinin bu iman–eman–emniyet–emanet ilişkisinin sağlıklı şekli üzerinde de çokça durduğunu görüyoruz. Eğer kişi imanını hakikatle buluşturamazsa o iman iddiadan öteye geçmemiş demektir. İman bir iddiadan çok bir ilahi hakikattir. Eğer kişi kalbindeki imanı elindeki emanetle birleştirememişse o kişi iman hakikatine ulaşamamış demektir.

... İşte son peygamber de bu emanet, emniyet ve iman ilişkisini kâmil manada kurarak bu evrensel değerleri yirmi üç yıl boyunca ilmek ilmek işledi. Yani hayatın her kâr ve zararını bir emanet anlayışı içinde emniyette tutarak bunu imanla olan ilişkisini iyi kurdu. Yaşamın tüm alanlarında olduğu gibi savaş ve barışta da bu duyguyu en üst seviyede tuttu. Çarpışma esnasında düşürülen düşman askerinin iman ettikten sonra vurulması üzerine vuranı çok sert bir biçimde uyarmıştır. O böylece sadece ibadetlerin şart ve rükünlerini emretmekle kalmamış, bir insanın kendi öfke, heyecan ve sinir uçlarının zor kontrol edebileceği bir anda bile bu emanete riayeti sağlayan bir yönetici olmuştur.

... O’nun öğretisinde yönetimde nihilizme yer yoktur. Savaş ve barışı çok kalıcı akitlere bağlarken kendi aleyhinde de olsa bağlı kalmayı bu iman ve emanet ilişkisi içinde sürdürmüştür. Bunun en önemli örneği Hudeybiye Antlaşması’nda görülmektedir.

Adaletin menfaate, aklın hissiyata, bilginin teknolojiye, hakikatin güce feda edildiği günümüz nihilizm yönetimlerinin insani değerleri bu kadar aşağıladığı bir günde O’nun devlet başkanlığına ne kadar da muhtaç olduğumuz açıktır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ehaber.tv.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Diğer Yazıları

15
Ağustos
03
Aralık
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.